Koku: Bir Katilin Hikayesi – Perfume: The Story of a Murderer (2006)

Kokuların öyle bir inandırıcılığı vardır ki, sözden, gözle görmekten, duygudan, iradeden daha güçlüdür. Savılıp atılamaz bu inandırıcılık, soluduğumuz havanın ciğerlerimize işleyişi gibi, o da içimize işler, doldurur bizi, hepten ele geçirir, çaresi yoktur..

Jean-Baptiste Grenouille çok güçlü bir koku duyusuna sahip olarak doğmuştur. Böyle baskın bir duyunun yanında duygusuz bir karaktere sahiptir. Müthiş koku algısı sayesinde en güzel kokulu parfümü yapma fırsatı eline geçecektir. Ama o bununla yetinmeyip, kusursuz kokuyu oluşturmak isteyecektir. Bunun için de insan tenine ihtiyacı olduğunu fark eder. Perfume: The Story of a Murderer 2006 yapımı, Patrick Süskind’in Perfume isimli romanından uyarlanan sinema filmi. Filmin yönetmenliğini Tom Tykwer yapmıştır.

Koku, Patrick Süskind’in size hangi duyunuzun daha önemli olduğunu sorgulatacak uçuk romanı. Yazarımızın fantastik roman dünyasının sınırlarını zorlayıp gerçekliğe adım atmasına ramak kalan bu kitabında sadece kurgusal ürünlere değil, bolca gerçeğe ve felsefi olgulara yer verilmiş.

Kahramanımız Jean-Baptiste Grenouille annesinin beşinci doğumuydu, beşi de çalıştığı yerde, balıkçı tezgahının arkasında olmuştu ve doğurduğu yerde bırakmıştı zayıf, çelimsiz ve hayata tutunamayacağını bildiği ‘et parçalarını’.

Ama Grenouille doğduğu anda hayata sonuna kadar tutunacağını ispatlamıştı. Uzun uzun kokladı, binlerce insanın kokusuyla kurşun gibi ağırlaşmış Paris’in kokusunu. Koku hafızasına kazınan ilk kokuydu çürümüş balık kokusu. Ve çıkardığı ilk ses, koy verdiği tiz çığlık, annesinin darağacına gitmesine sebep oldu.

’’Derken çocuk uyandı. Önce burnuyla uyandı. Minicik burun kıpırdadı, ileriye uzandı, delikler açılıp kapandı. Havayı içine çekip, ardından kısa kısa üflemelerle gene dışarı bıraktı.’’

Bundan sonra da yanında barındığı ve ayrıldığı insanlara bıraktığı tek şey, ölüm oldu.

Mükemmel bir buruna sahip olarak doğdu Grenouille, ‘‘Paris’in ve Dünyanın’’ en iyi burnuna sahipti.

 ‘‘Şimdi anlıyordu ne yüzden o kadar büyük inat ve dirençle hayatta kaldığını: Bir koku yaratıcısı olması gerekiyordu da ondan. Herhangi bir koku yaratıcısı da değil: bütün zamanların en büyük parfümcüsü olacaktı.’’

Bir gün çalıştığı tabakhaneden deri isteyen bir parfümcüye malları götürme görevi Grenouille’ye verildi. Bu fırsatı iyi değerlendirmesi gerektiğini biliyordu. Parfümcü Baldini’ye kendini kanıtladığı an, filmin en başarılı sahnelerinden biri olarak göze çarpacaktır. Çok çalıştı, yüzlerce parfüm formülü bıraktı ve kalfalık belgesiyle, daha çok şey öğreneceği parfümün Roma’sı Grasse a doğru yola çıktı.

İnsanlardan uzaklaştıkça, kokularını almaz oldukça dünyanın daha güzel bir yer olduğunun farkına vardı ve uzun uğraşlar sonucu insan eli değmemiş bir dağın tepesinde kendine göre bir yer buldu, sadece doğanın kokusuyla baş başa yıllar geçirdi.

‘‘Bugüne kadar hep, büzülüp uzaklaşması gereken şeyin genel olarak dünya olduğunu sanmıştı. Oysa dünya değildi, insanlardı. Öyle görünüyordu ki dünyada, insanları boşalmış bir dünyada pekâlâ yaşanabilirdi.’’

Ve kendi kokusunun olmadığını fark ettiğinde ise dünyası başına yıkılmıştı. İnsanların kokusunu elde etmenin ve kendine özgü bir koku yapmanın yolunu bulmalıydı, bunun için insanları öldürmesi gerekse bile. Bundan sonrasında yaşananlar ise filmin ismine ilham olacaktı.

Yapım yılı 2006 olan filmin yönetmeni Tom Tykwer kitaba aşıktı. Yoksa böyle bir başyapıtı beyaz perdeye aktarmak için gereken gücü ve cesareti kendinde bulamazdı.

Kitap betimlemeler yönünden o kadar üstündü ki, hayal gücünüzü biraz dürtmenizle tüm sayfalar gözlerinizin önünde ete kemiğe bürünmeye başlıyordu. İşte bu yüzden zordu yönetmenin işi; oyuncuları, mekânları ve sahneleri kitaba çok yakın seçmeliydi. Kitaptaki en vahşi sahnelerde bile süregelen durağanlığı, o sahnelerin tadını acıtmadan ve abartmadan yansıtmalıydı. İşte bu yüzden en kısa sahneleri bile tatmin olana kadar defalarca baştan çektirdi.

Filmin kitaba bağlılığına ve oyuncuların kitap karakterlerinin ruhuna sıkı sıkı sadık kalmalarına hayran kalacaksınız. Özellikle yayınlandığı döneme damgasını vuran, sekiz yüzden fazla kişinin rol aldığı katilin infaz sahnesi. Filmin müzikleri ise seyre ayrı bir tat katıyor diyebiliriz.

Her sahnesinde ayrı bir duygunun hâkim olduğu, sadece vahşetin değil aşkın da büyük ölçüde yer bulduğu bu başyapıtın daha güzel bitip bitemeyeceğini sorguluyoruz. Ama fark ediyoruz ki daha güzel olsa, ‘daha güzel’ bitmeyecekti.

Her zaman olduğu gibi naçizane önerimiz ilk önce kitabı okuyup sonra filmi izlemeniz. Böylece sadece izlemekle kalmayıp kişilerin ne hissettiklerini de biliyor olacaksınız.

Söyleyecekleriniz vardır... (Var mı?)

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmişlerdir.