Bir ağaç olmayı dilerdim. Yâda ağaçların oluşturduğu bir ortamda herhangi bir bitki yâda hayvan olmak isterdim. Ancak insanların kolay kolay giremeyeceği bir yer olması lazım. İsteyenlerin gelip rezil bir biçimde hafta sonlarını değerlendirebilecekleri bir yer olmaması gerekirdi bu doğa parçası –evim.

***

Her şeyi anlıyorum. Bir insanın gözünün içine baktığımda aklından geçenler aynı anda benim aklımdan da geçiyor ve bu beni çok fazla yoruyor. İçindeki kötülüklerin tamamı zihnimi esir ederken, o acıyı yaşatan kişiden nefret etmem saniyelerimi alıyor. Midemi bulandıran, göz kapaklarımın ağırlaşmasına sebebiyet veren, bacaklarımı boydan boya saran bir ağrıya neden olan bir nefretten bahsediyorum. Herhangi bir sokağın, herhangi bir kaldırımında yürürken yanımdan geçen bir insan olduğunda ona (istemeden) kin dolu bakışlar atıyorum. Kaçıp saklanmak ve saklandığım o delikten çıkmamak istiyorum. Bu yüzdendir ki sürekli olarak gidiyorum. Bazen bir şehirden bazen de bir kişiden. Kişi ve yerin önemi olmadan sürekli kaçıyorum.

Kendi rutin hayatınız da, rutininize uymayan bir süreç yaşarsanız bir daha asla eskisi gibi olamazsınız. Eskiden yaptığınız her şey size bir bir saçma gelmeye başlar. Kendinizden utanır ve “ben bunları nasıl yaptım” diye feryatlar yağdırırsınız hücre niteliğindeki odanızın duvarlarına. Bir dolu süreçten geçtikten sonra da artık eski benliğinizden eser kalmamıştır. Dünyada nefes alan her insanın görüntüsü size rahatsızlıktan başka bir şey vermez. Gece olmasını dilersiniz. Karanlıkta kendinizle baş başa kalabilmek umuduyla yelkovana bir âşık gibi bakarsınız. Bir arabadan çıkan motor sesi, insanların yüksek sesle konuşmaları, pencerenizden içeri giren o beşeri ışıklar… Hepsi ama hepsi size inanılması güç bir ağırlık verir.

Yazıyorum. Yazmak zorundayım. Bunu birilerinin okumasına değil, bir şekilde ağzımdan çıkaramadıklarımı kelimelere dökmeye ihtiyacım olduğu için yazıyorum. Yoksa beynimin patlamasından endişe ediyorum. Gözlerimi her kapattığımda o üzerime gelen musallat derecesindeki düşüncelerimden az da olsa sıyrılabilmek için buna devam ediyorum. Kaçamadığım zamanlarımda bir kaçamağım olsun diye yazıyorum.

Hayatım boyunca birileri psikolojik destek almamı isteyip durdular. Onların gözünde psikolojik rahatsızlığı olan bir insandan öteye geçemedim. O kendilerini üstün zekâ zanneden bir organ dolusu torba niteliğindeki boş kafalar bunu layık gördüler bana. Hâlbuki tek isteğimin onlardan uzaklaşmak olduğunu bir türlü kestiremediler. Yıllardır oraya buraya gitmemin sebebini sadece gezme zevkinden olduğunu sandılar. Doğaya karışıp, Kerouac misali orada haftalarımı geçirmemi doğasever olarak algıladılar. Hayır, ben narsist biri değilim. Bu yüzden de doğayı sevemem. Kendimi sevme egosuna bürünemem. Çıplak ayaklarla o kuru toprağa bastığında yaşadığın hazzı deneyimi olmayan biri bilemez. Ancak o hazdan sonra ayakkabılarla betona basmanın verdiği hayal kırıklığını da bilemez.

Mutsuz değilim. Aslına bakarsanız çoğu kişiye bakıldığında mutlu bile sayılabilirim. Ancak mutlu olan birisinin içindeki nefrete de sahibim.

Belki bu çağda doğmasaydım bu kadar nefret etmezdim beşeriyetten. Belki barakasının bulunduğu toprak üzerinde tarımını yaparken, yan taraftaki komşusuyla konuşan biri olabilirdim. Akşamları salonda gayda dinletisini dinleyebileceğim birkaç dostum bile olabilirdi. Hatta âşık bile olabilme ihtimalim vardı. Aslında ben yıllar önce doğması gereken ancak her zamanki aykırılığı ile doğmayı yıllarca erteleyen yaşlı bir adamım. Hatta ortalama yaş ömrüne baktığımızda çoktan öldüğümü söylemek bile mümkün. Ben buyum. Daha fazlası da olamam. Olmakta istemem.

Düşüncelerimi taşımakta çok fazla zorlanıyorum. Ne bedenim ne de o ruh denilen bir işe yaramayan ‘şey’ bunu kaldıramıyor. Gitmem gerekiyor. Her defasında yaptığım gibi gitmem gerekiyor. Başka bir çarem yok.

(beatkusagi.com)

Söyleyecekleriniz vardır... (Var mı?)

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmişlerdir.