Işıksızlığı mazur görmüş dar bir odadaydık. Başka zamanlara açılma umudumuza olan alaycı tavrı dışında işlevsel denemeyecek, büsbütün ondan ibaret olduğumuz. Neyse ki ışıksızlık ve karanlık birbirlerinden habersiz iki uçtu. Akşam buralara geç de olsa uğramış herkes en sevdiği kıyafetini bir başka sabaha asmıştı. Durup uğrak kentlerin ağırbaşlı cümlelerini beklemekteydik. Beklemenin anlamlı olduğu vakitlerden kalma eski zaman hüzünleri biriktirmekti hevesimiz. Ne olursa olsun kıvrımlı koridorlardan taşmış yangın merdivenlerinde oturan herkesi tanık sayabilirdik. Biliyorduk ve mutsuzduk. Aşağılarda süren yaşamın ölmüş kauçuk bedenlere hapsolduğunu bilmekten öte bir şeydi bu. Biliyorduk. Virüsün ruhlara da sıçrayabileceğini, ölümün merhametli duruşunu nihayet biliyorduk. Bedellerimiz rezaletti. Taksite bağlayıp ödemeyi seçtik. Ruhlar hastaydı ve karantinaya alınması muhtemel koca bir dünya savunmasını aynı eksende dönerek veriyordu. Durdurmayı beceremedik.

Her hayatımda kaçmaktan söz etmedikçe isimlerimi değiştirmem gerekiyor. Tekrarsızlığını iddia ettiğimiz döngüler içinde hiçbirimiz aynı kalmıyor gibi görünsek de aynılıklara devrediyoruz. Bu bir ödül değil. Bu bir fenalık ya da elmanın zararları da olamaz. Herkesin kendi samanlığında aradığı iğneler bir başkasının eline batıyor. Kimsenin eli kanamıyor, her yer kırmızı boya kutusu. Hem biz elmayla armutu da topluyoruz siz görmeden. Bu bir fenalık değil. İllegal parklarda koşturmuş hayali çocukları büyüklerle anmak gibi. Bu böyle, o kadar.

Kusursuz bilinçleriniz ve altında sakladığınız dramatik sandıklar. Çok tozlu, çok insan biraz da lüzumsuz. Yorucusunuz, yorucu ve yorgun. Kalmak, gitmek gibi meseleleriniz var. Nerde olduğunuza dairse hiçbir fikriniz yok. Düpedüz kayıpsınız. Kayıp bir benliği daha kaybedilebilir yapan tam da bu. Varlığınızın olmaya dair söylediği hiçbir şarkıda enstrümantal molalar yok. Sözcükler anlamsızlaşana dek söylüyorsunuz. Nefesinizin size fazla olduğunu anlayana dek. Sürekli. Hep.

Sükunun öyle övülecek bir şey olmadığı ortada. Kelimeleri bitmiş biri hiç kelimesi olmamış bir başkasıyla konuşurken her cümleye sessiz satırlarıyla sustuğundan beri bir derinliktir gidiyor. Susmayınız da diyemiyoruz daha çok kelimeye de tahammül yok. Bir mucize bekleyen ve beklerken çürüyen zihinler. Çürümüş zihinleri bozuk dolaplara bırakmış krallar. Bozuk dolapları daha bozuklarıyla takas eden ruh tacirleri. Ruh tacirlerine üstün hizmet madalyaları düzen bir dünya. Dünyanın çivisi. Çivinin pası. Pasın bilmem nesi. Çığlıklar nerde?

Anlatıp durduğum hiçbirinin ne demek olduğunu bilmediğimi farkettiğim ilk an gitmeliydim. Belki de yalnızca ismi hoş geldi diye kalınacak otellerin anahtarlıklarında yazıyordu hikayem. Belki o zaman biraz daha ölmeye meyilli değil de yaşamanın hiç bilinmemekten hoşnut anlamı olacaktım. Bir hikayem olduğuna inancımı olur olmaz belli etmemle başlamış bir zincirleme kazaydı hepsi. İlk frende aynaya çarptım. Bir şeyler kırıldı, ama ne?

Hayat iki yüzlü. Söylenen her şey tezatıyla doğru, doğruları söylemek yasak. Bilinmeyenli denklemlerin bilinirliği karşısında çıkılan hiçbir yol bizi kendimizden uzaklaştırmıyor. Bu büyük teselli. Çünkü biz ne kadar kanat yapsak sağa sola , uçmak daha da imkansızlaşıyor. Ne kadar yüzmeyi bilsen de ilk kulaçta dipsin. Hayat iki yüzlü. Bu iki yüz iyi ya da kötü değil. Yansımalarına el sallayan cinsten. Kötü, daha kötü. Bunun karşısında görünmeyen masaların sallanan ayaklarında aradık bir şeyleri. Masanın uçlarından sarkan örtülerden onlarla anlaşabilmek için elbiseler yaptık. Giydik. Yine de kimse kimsenin eşiğinde oturmuyordu. Her sınır bir başka masayı yıkıyor ve yıkılan her masa odayı daha ışıksız yapıyordu. Farketmiyor, eşikler hep boş. Boş ve kırmızı. Dökülmüş boya kutularını izliyoruz, buraların yegane manzarası. Tabutların gürültüsü ve yaşamaya hevesli krallar gibi. Hayat iki yüzlü. Biraz daha ölelim, bu bize yetmez.

(beatkusagi.com)

Söyleyecekleriniz vardır... (Var mı?)

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmişlerdir.