I.
Ona anlatmak istediğim çok şey vardı, dinlemeliydi. “Çek bi sandalye otur, sızlayan yanıma.” dedim. “Yine ne var?” dercesine bakan gözlerinden kaçırdım kendimi ve başladım susmaya. Öyle uzun sustum ki, tüm sessiz harfleri yuttum. Eskiden olsa “Yağmur mu yağacak?” demeye gerek kalmadan anlardı üzgün olduğumu. Artık ağlayamadığımda bile göğsünü getirmez oldu. Dilinde hep bi gitmek, kaçmak, sıkılmak, yalnız kalmak… Ama bilmiyordu ki o yalnız kaldığı vakitlerde alışıyordu insan yalnızlığa.

II.
Birbirimize fazlaydık. Benim kocaman ayaklarım, onun ise kocaman bir kalbi yoktu. Herkesin onda bir yeri vardı. Ama benim yoktu. Düşünmüyorum artık. Nedenleri, nasılları bıraktım. Bazen diyorum, “Keşke kuş olabilseydim.” O zaman uçuverirdim deniz aşırı yolları. Kanatlarım olsaydı daha kolay olurdu, ama o gelmeyeyim diye kırardı kanatlarımı. Tam konmak üzereyken göğsünün sol köşesine vurup da beni kurtlara yem ederdi. Gelmeyeyim diye her şeyi yapardı. Kendine yenik düşmemek için duvarlarına bir kat daha eklerdi.

III.
Her gece içmiyorum artık. Kafamın güzel olmasına ihtiyacım yok, anılar güzel kalsın yeter. Bazen o geliyor. Kadın bildiğin mesafeleri aşıp geliyor. Bütün güzel anıları, kimsenin ömrü hayatı boyunca yaşayamayacağı anıları anlattıklarıyla silip atıyor. “Bak bize ne yaptın?” bile diyemiyorum. Öyle huzurlu bakıyor çünkü. Beni beyazlar içinde yanında görmek istediğini söylüyor da, kefenin de beyaz olduğunu unutuyor. Sonra gülüyoruz, unutuyoruz ne yaşanmışsa. Geçmişi o masada bırakıp kalkıyoruz. Biz konuşmadan da anlaşabiliyoruz. Bunu kimse bilmiyor. Geçmiş bile bilmiyor.

Söyleyecekleriniz vardır... (Var mı?)

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmişlerdir.